Helal gıda deyip geçmeyin; o kadar boyutu var ki meselenin şu küçücük bir köy ama kocaman bir pazar haline gelen dünyada. Her şeyden önce itikadi boyutu var; siyasi, iktisadi, sosyal, kültürel boyutları var.
Dolayısıyla meseleyi bir bütünlük içinde ele almak lazım, eğer doğru değerlendirmeler yapmak, doğru sonuçlara ulaşmak istiyorsak. Bütünlüğü korumak şart-ı evvel.
Helal gıda denince akla gelen çeşitli çağrışımlar vardır. Hayvanların besmeleli kesimi, yiyecek maddelerinin muhtevasında E rumuzu ile ifade edilen katkı maddeleri, jelatin, domuz eti, peynir mayası, GDO yani genetiği değiştirilmiş organizmalar, kimyasal dönüşüm dediğimiz istihale, helal sertifikası, koşer ve daha nice şeyler.
Mesela önemli olduğunu düşündüğüm ve insanı derinden derine düşündürecek bir hadise; 1992 Bosna katliamı sırasında Batı ülkelerinden bazıları Bosna’da katliama ve soykırımına maruz kalan Müslümanlara Birleşmiş Milletler nezaretinde yiyecek paketleri dağıtır. İnsani yardım kapsamı adı altında yapılan bu iyilik (!) tabii ki kameralar vasıtasıyla tesbit edilir. Ama bir sorun vardır; dağıtılan paketler arasında domuz eti ve domuzun kullanıldığı ürünler de vardır ve haliyle Müslümanlar bunları yemez. Hikâyenin en ilginç ve konumuzu bir açıdan alakadar eden yanı şimdi başlıyor; haber bültenleri bunu nasıl izleyicilerine duyuruyor biliyor musunuz? Belki tahmin ettiniz; “Müslümanlar Batı ülkelerinin yaptığı insani yardımı reddediyor, kendilerine uzatılan eli havada bırakıyor vs…” Bu hadiseyi hatırlama ve hatırlatmamın sebebi, yukarıda ifade etmeye çalıştığım meselenin tek boyutlu olmadığını bir misalle pekiştirmek istemem.
Yalnız o kadar ümitsiz olmaya gerek yok, zira meseleyi akademik boyutu ile ele alan bir kesim var Müslümanlar arasında ve onlar konu ile ilgili tüm tarafları toplayarak müzakerelerde bulunuyor, paneller, konferanslar, toplantılar düzenliyor, kararlar alıyor ve daha sonra bunların topluma intikalini sağlamaya çalışıyorlar.
Bizim bugün helal gıda ekseninde en önemli sorunlarımızdan birisi hiç şüphesiz helal gıda şuurunun halkımıza verilmesi geliyor. Son tüketici olarak bizlerin helal ve sağlıklı gıda ekseninde artan şuurunun zamanla üretime yansıyacağından hiç şüphem yok. En basitinden konuya ticari açıdan yaklaşan üretici kesim, üretmiş olduğu malların helal noktasındaki hassasiyetten dolayı tüketilmediğini gördüğünde ister istemez hizaya gelecektir. Hizaya gelme, halkın o ürünü tüketmeme şuuru ve eylemi, devletin üretim adına getirdiği kurallar ve denetimi ile birleştiği noktada etkisini daha da artıracaktır. İhtimal, kuralları ihlal edenlere devlet eliyle uygulanacak cezai müeyyideler mükemmeli yakalamada bizlere daha hızlı mesafe aldıracaktır.
Pekâlâ, halkın –son tüketicinin de diyebiliriz- konu üzerinde şuur düzeyi ve buna bağlı olarak duyarlılığı, hassasiyeti artıyor mu, eksiliyor mu? Uzaktan takip edebildiğim, gazete haberleri, köşe yazıları, TV haber ve konuşma programlarına yansıdığı kadarıyla benim bu soruya vereceğim cevap müsbet. Kendimizi merkeze alalım ve soralım; çok değil bir 20 hatta 10 yıl önce bakkaldan, pazardan, manavdan aldığımız yiyecek ve içeceklerde bugünkü ölçüde bir hassasiyetimiz yoktu. İtikadi açıdan “Müslüman ülke, tabii ki besmeleli kesmişlerdir, domuz eti mi olurmuş?” diyor ve gönül rahatlığı içinde et ve etli mamulleri önümüze gelen yerden alıyorduk. Ama şimdi hem et alacağımız kasaba veya hazır et ürünlerinin markalarına hem de muhtevalarına dikkat ediyoruz.
İtikadı hiç nazara almadan sadece meseleye sağlık açısından bakanlar da aynıydı. Ürünlerin muhtevasına bakmıyordu; bakmak istese de o muhteva ürünün üzerinde yoktu. E maddeleri, GDO, organik gıda gündemimizde değildi. Belki sadece çocukluğumuzda yediğimiz domatesler, salatalıklar, tavuklar deyip iç geçiriyor, “nerede o eski lezzetler” diyor ve sofra başında muhabbeti sun’i gübreler, sun’i yemler üzerine kuruyorduk.
Bu konuya devam edeceğim nasipse.
http://www.zaman.com.tr/ahmet-kurucan/helal-gida_2076603.html |